Çiğköfte – 2

Çiğköfte – 2

Bana ait olmayan bir iddaa kuponunu yatırmak için internet kafeden acilen çıkmam gerekiyordu. Verilen bu önemli görevi yerine getirmek için bir zaman sınırına tabi olmam, saat 16:30’da başlayacak olan Bayern Münih – M. Gladbach maçının, bana verilen görev kuponunda ilk maç olmasıydı. Kupona baktım, Bayern Münih’in maçı kazanacağı öngörüsünde bulunulmuştu. Gerçi umrumda da değildi. Kafeden çıkarken, çok acıktığımı farkettim, iki arkadaşıma, yemeğe gidip gitmeyeceğimizi sordum. Onlar benden bir süre sonra geldiklerinden olsa gerek, “daha yeni oturduk hacı yaa” cevabını aldım. Diğer arkadaşın da fikri aynı yöndeydi. Kararlıydım; yemek yiyecektim. Kafeden çıktım ve yola koyuldum…
Uzun ve kalabalık, esnaf sponsorlu kaldırımlarda yürüyorum. Aklımdan geçen düşünce, iddaa kuponunu yatırdıktan sonra, herzamanki mekânda yemek yemek. (Aç olan bir insanın aklında, yemek yemek fikri en kötü ihtimalle ikinci sıradadır.) Yolda ilerlerken önüme geçen ve benden yavaş olan insanların önüne geçmeye çalışıyorum. Yaşlı teyzeler, uyuşuk bayanlar, çocuklu ablalar kendilerini geçmek istediğim insanlar grubunun en seçkin üyeleri. Bu gruptan oldum olası hoşlanmamışımdır

Özellikle okula dönmek için “az kalan” bir zaman mevcut ise bu hoşnutsuzluğum daha da kuvvetlidir. Geçmek isteyipte geçemediğim bir kadın ve iki çocuk önümde yürüyor. Çocuklar, annelerinin ellerinde tutup, sağında ve solunda, muhtemelen nereye gittiklerini bilmeden yürüyorlar. O anda, en önemli iş benimki oluveriyor. Anne-çocuk grubunun önüne geçmek için ilk hamlemi yaptığımda annesinin solunda bulunan 5-6 yaşlarındaki erkek çocuğu saçma bir adım atarak yolumu kapatıyor. İkinci hamlede onları geçip, kendime neden burada olduğumu soruyorum.
İddaa bayiindeki işimi hallettim ve çıktım. Şimdi asıl gitmem gereken yer geçen hafta yazdığım Çiğköfte hikayemin geçtiği, “devamlı müşterisi” olduğum güzide (!) mekân.
Mekâna yaklaşıyorum. Yaklaşık yirmi metre öteden farkettiğim mekânın adamlarından birinin caddeye doğru “biyruuuğun, biyruğun efendimm” diye reklam yaptığını görüyorum. İlk düşündüğüm şey mekânın boş olduğu oluyor. Çünkü reklâma ihtiyacı olmayan bir yer olduğunu düşünüyorum. Kapısı olmayan bu ilginç yerin basamaklarından ikinci katına çıkmadan önce dönerleri ve bilimum yiyecekleri hazırlayan, toplumun huzur ve refahında yüksek mertebe katkısı bulunan ustalara minnetimi sunmak istiyorum. Transformers kimliğim ortaya çıkıyor ve “Selamun aleyküm ustaa, kolay gelsin” diyorum mağrurlu bir ifadeyle. Burdaki “usta” kelimesi bir anda birkaç beyinde çoğul bir anlam kazanıyor. Bunu karşılık aldığım birden çok “usta cümlesi” nden anlıyorum. Yukarı çıkıp cam kenarında bir masaya oturup, “cam kenarı” kavramının sadece toplu taşıma araçlarına hâiz olmadığını tüm dünyaya kanıtlıyorum. Gelen garsondan her zamanki gibi “sade cipsli tavuk döner ve içecek olarak bir kola” istiyorum. Tam o anda aklıma kız arkadaşımın koyduğu kola yasağı geliyor. Kendimi kılıbık hissediyorum. Ama kolayı sipariş ettiğim için de içimde hınzır bir isyankâr genç zafer kazanıyor gibi geliyor bana.
Yaklaşık olarak 10 dakika sonra siparişim yanında çiğköfte ikramı olmadan masama geliyor. Çiğköftesizliği anlayışla karşılıyorum. Zira masada tek kişi olduğumda çiğköfte ikram edilmediğini biliyorum. Sebebinin de muhtemelen bir adet köftenin tabakta oluşturacağı kötü görüntü olduğunu düşünüyorum. Dönerimi yemeye başlıyorum. Cam kenarında oturmam, dışarıyı seyretmemi gerektiriyormuş gibi geliyor. Karşımda, tabelasında, “her akşam canlı müzik” yazan bir kafe olduğunu farkediyorum. Seyrimi bozan şey, ısırdığım dönerin çektiğim yöne gelmeyişiyle bozuluyor. Dişlerimi sıkmayı bırakıyorum. Gevşettiğim ağzımda sentetik bir tat kaldığını hissediyorum. Dürüm halindeki dönerime baktığımda gördüğüm manzara, mekânın bir “devamlı müşterisini” kaybetmesine neden oluyor. Dönerimden sarkan elastik, beyaz bir doktor eldiveni parmağı görüyorum. O anda herşeyi anlıyorum. Ağzımdaki öğütülmüş yiyecekleri, son lokmanın verdiği öğürme hissiyle dışarı çıkarıyorum. Dönerimi masaya bırakıyorum. Bir numaralı garsona bakıyorum. İlk göz temasımızda sağ elimi havaya kaldırarak sağ elimin işaret parmağıyla 1 dakika bakar mısınız işareti yapıyorum. Bir dakika bakar mısınız işaretiyle harekete geçen garson masaya geldiğinde, yüzüne bakmadan elimdeki dürümü şeffaf poşetine sokmaya çalışıyorum. Garson ne olduğuna anlam veremiyor. Birkaç saniyelik bekleyiş sonunda, sessizce, eldiven galiba bu diyorum. Mekanda yaklaşık 20 kişi mevcut. Yerine gelmesi muhtemel rezil edici cümlelerin yerine “eldiven galiba bu” gibi basit ve sus payı almış bir ifade kullanmam, garsonun bir an rahatlamasına sebep olsa da, hızlı hareketlerle olayı örtbas etmeye çalışmasına da engel olamıyor. Merdivenden inerken, arkasını dönüp, “sadece cips sizinki değil mi?” diyor. O ana kadar bunu düşünmemiş olmak, ya da meydana gelmesi muhtemel sosyal faciayı önlemiş olup, enayi gibi kalmak beni yeniden “egolu müşteriye” dönüştürüyor. Döner istemiyorum diyorum. Ardından, ben çiğköfte alıyım diyerek, garsonun içini kemiren son saniyelerin içerdiği stresi en aza indirgiyorum. Çiğköftem geliyor. Cam şişede gelen 200 mililitrelik CocaCola marka kolam tükenmek üzere. Artık hiçbirşeyin anlamı kalmıyor benim için. Yapılan mühim hata, hiçbir şekilde telafi edilmiyor. Çiğköfteyi yarım yamalak yeyip bırakıyorum.
1.50 TL lik çiğköfte yeyip, adisyonda yazan siparişin, yani tavuk dönerin parası olan 2 TL ödemek beni yeşil başlı göbel ördeğe çeviriyor. En son lafı koymak istiyorum. Kasadaki “ustaya” rencide etmek maksadıyla:
-Yukarı eldiveni de göndermişsiniz usta diyorum pis bir gülümsemeyle.
Sağına dönüp,
La İsmayiil, o eldivenleri sık sık değiştir, dönerden ısınıp kopuyo, dönerin içine kaçıyo sonra deyip, işinin başına dönüyor…
Malatya, Şehzadebaşı Fast Food (Bildiğin dönerciye fast food yazmaları da ayrı bi olay)

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaş:
Yazan
Sezer İltekin
Yazıya bir yorum yap

3 Yorum