İnsanoğlu böyledir, verirsen alır

Sıcak bir yaz gününde, yaşadığı şehrin en işlek yerinde bulunan, kullanılmaktan eskimiş parkın bahçesinde umarsızca duran o meşe ağacının altındaki banka oturmuş, yürüdüğü yola ve gideceği yere küfürler ederek dinleniyordu. Birkaç saat sonra, edeceği küfürlerin açısını genişleterek, hayatın kendisine verdiklerine, ya da kendisine hiç vermeden geri aldıklarının tümüne birden küfürler yağdıracağını bilmiyordu. O an kendisini, elindeki pasta kutusunu paramparça etmekten alıkoyan şey ise, bir süre sonra almayı umut ettiği ve o günden sonra bir daha hiç alamayacağını bilmeden cebine koyacağı küçük bir bahşişti…

Zengin çocuklarının pervasızca eğlendiği, cinsiyetin temas mesafesine etkisinin sıfır olduğu o çılgın partilerden birine üç – beş kilo ağırlığında bir pasta götürüyordum.Ustam öyle demişti. Ustamın verdiği yol parasını, aldığım haftalığa katmak için tramvaya binmek yerine yürümeyi tercih ettim. Dükkana geç dönmemek için dev kalabalığı bıçak gibi yara yara acele adımlarla elimdeki gazete kağıdının kenarına yazılmış adrese doğru yürüyordum. O kadar yorulmuştum ki, normalde oturacak bir taş bulmanın bile imkansız olduğu o boktan parktaki boş bankı görünce, elimde kocaman bir pasta kutusu olduğu halde koşmaya başladım. Zira, kaybettiğim saniyelerin birinde, herhangi birinin o boş banka oturma ihtimali çok yüksekti. Adresin yazılı olduğu kağıdı sağ elimden sol elime alıp, pastayı da diğer elime almış ve birkaç dakikadır ağır pasta poşedini taşıyan sol kolumu rahatlatmıştım. Gazete kağıdı, poşedin sapını tutmaktan terlemiş olan elimin içinde ıslanmış, kapı numarası olduğunu hatırladığım bölüm de maviyle siyah arası bir mürekkep lekesine dönüşmüştü. Tüm bu olumsuzluklar çoğu zaman yaşadığım durumlardan ibaret olduğundan pek umursamamıştım ama kapı numarasını kaybetmiş olmam başıma dert açacak gibi geliyordu. Silinen kapı numarasını anlamak için mürekkep lekesine bakıyor, aynı zamanda hızlı adımlarla yürüyordum. Başım önde koşarken ne olduğunu anlayamadığım bir şey sağ tarafımdan büyük bir şiddetle bana vurdu. Elimdeki pasta kutusunun büyük bir hızla yola doğru savrulduğunu gördüm ve tam o anda kafamı yere vurdum. O an hissettiğim keskin acıyla “aahh” diye bağırdım. Milyon tane ihtimal bir saniye içinde beynimin içinden geçmişti.
Bana vuran bir araba değildi, bundan emindim. Çünkü araba sesi falan duymamıştım. Acaba hissettiğimden daha büyük bir yara mı almıştım? Yoksa ölmüş müydüm? Yerde geçirdiğim kısa zamandan sonra başıma insanlar toplanmıştı. “Bi’şeyin var mı genç”, “bi’şeyin var mı oğlum” diye sorup duruyorlardı. Kafamı kaldırıp pasta kutusuna baktım. Birkaç metre ilerde yan yatmış öylece duruyordu. Ulan dedim, işte şimdi babalara geldik. Kutunun içinde iki haftalığımı versem satın alamayacağım frambuazlı bir pasta vardı. O an deli gibi sinirlendim. Başımı pastanın tam tersi istikametine, yani bana çarpan şeyin bulunması gerektiği yöne çevirdim. Yerde bianchi marka bir bisiklet, başında da benden üç beş yaş büyük bir adam vardı ve o adam korkulu gözlerle bana bakıyordu. Kaşlarımı çatıp, elimi, kafamın yere vuran bölgesine götürdüm. Orta boy bir yumurta kadar şişmişti. Etrafımdaki insanları umursamadan ayağa kalkıp pastaya doğru yürüdüm. Pasta kutusunu yerden kaldırıp poşedin içinde düzelttim. Ve düştüğüm yere geri döndüm. Olay yerinde bulunan orta yaşlı bir adam, “oğlum ambulans çağıralım mı?” diye o an bana aptalca gelen bir soru sordu. O kadar ciddiydi ki, bu ciddiyet beni deli etmişti. “Dayı sen benimle taş*k mı geçiyosun, alt tarafı bisiklet çarptı kamyon değil” diye bağırdım. “Estağfurullah oğlum ben seni düşündüğümden sordum” diye sessizce cevap verdi. ( Bağıran bir insan, alçak sesle karşılık alıyorsa, içindeki hayvanın tamamen dışarı çıkması muhtemeldir.) “Tamam dayı bi sus ya” dedim az öncekinden daha alçak bir sesle. İyice gaza gelmiştim. Zira ilk defa toplum içinde bu kadar büyük bir artistlik yapıyordum. Arkamı döndüğümde nihayet bana çarpan adam korkak adımlarla yanıma kadar geldi. “Kardeş kusura bakma ben bir anda fark edemedim” dedi. Biraz önce toplum önünde çıkarttığım arızayı galibiyetle sonuçlandırmamın bana verdiği cesaretle “hasikt*r ulan ayı paramparça ettin kutunun içinde pastayı” diye haykırdım yüzüne. “Kardeş, düzgün konuş” diye ikaz etti. “Konuşmazsam n’olur lan” diye çıkıştım. El aleme rezil ettiğim yetmiyormuş gibi adama bir de hakaret ediyordum. Birden yüz ifadesi değişti ve yakama yapıştı. Boğazımdan o kadar sıkı tutuyordu ki, kıpırdamam mümkün değildi. “Gösteriyim mi ne olacağını” diye sorduğu anda üzerinde Yılmaz Pastacılık yazan lacivert tişörtüme yaptığı baskıyı da maksimize etmiş olacak ki, tişörtüm tam sırtımın dikey orta hizasından curt diye yırtıldı. “Tamam ya bırak beni” dedim. Bıraktı. Birkaç dakika önce yapmış olduğum sosyal şov, tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı. “Yürü git şimdi başıma bela olma” dedi. Birşey diyemedim.

Parka vardığımda, boş olan bankın üzerinde boyacı bir çingene çocuğu oturmuştu. Yanına yaklaştığımı görünce “abi boyayalım mı abi” diye sordu. Yanına oturdum. “Neyi boyuycan lan? Beyaz spor ayakkabıyı mı?” diye cevap verdim alaylı bir tavırla. “Onun boyası var ki bende” dedi. “Ya siktir git burdan görevdeyim şuan” dedim. “Ne görevindesin ki sen” diye sorunca, ben de cüzdanımda taşıdığım polis armalı kağıdı gösterip, “ben sivil polisim” dedim. “Yalancı ibne olsun mu abi?” dedi. “Ulan şerefsize bak, sana kanıtlamak zorunda mıyım şopar” deyip üstüne yürüdüm. “Polissen az önce niye dayak yedin, polis dayak yer mi?” dedi. “O görev icabıydı olum, beni döven de polisti” dedim. Tam o anda tepemin tası attı. Çocuğu banktan ittim, “git ulan buradan çabuk, gözüm görmesin” diye bağırdım. “S*ktir lan piç” deyip kaçtı.

Yorulmuştum. O boktan banka oturmuş, yürüdüğüm yola da, gideceğim yere de sövüp duruyordum. Sonra düşünmeye başladım… “Hayata bak be” dedim kendi kendime, “on dokuz yaşında bir pastacı çırağıyım, bisiklete çarpılıp yere yığılıyorum, iyiliğimi düşünen yaşlı başlı adama bağırıp çağırıyorum ve adamın biri beni tartaklıyor. Şimdi de oturmuş, şu boyacı çingene çocuğunu polisim diye kandırmaya çalışıyorum. Ne yapıyorum lan ben böyle?” dedim. Ağlayacak gibi oldum, dudağımı ısırdım. Kutunun içindeki pasta parçalanmış olmalıydı. Kutuyu açıp baktım. Parçalanmamıştı ama pelt olmuştu. Pastanın üzerine ustalıkla sürülmüş krema kenarlara yayılmıştı. Happy Birthday Berke yazısı da, “py irth erke” şeklini almıştı. Ne demek olduğundan emin değildim ama sanırım iyi ki doğdun yazıyordu. Sinirden patlamak üzereydim. Pasta kutusunu yere vurmamak için kendimi zor tutuyordum. Bu koskocaman pastadan alacağım bahşiş, bana sabır veriyordu. Ne olucaksa olsun deyip kalktım ve kapı numarası silinmiş olan adrese yürümeye başladım.

Yaklaşık 15 dakika sonra, kapı numarası hariç adrese gelmiştim. Kâğıtta apartmanın adı Özhamit Apartmanı diye yazıyor ama kaçıncı kat olduğu yazmıyordu. Ve geldiğim apartmanın zil sayısından bina dâhilinde en az 20 daire olduğunu anladım. Yapacak fazla bir şeyim yoktu. Uğurlu sayım olan 13 numaralı daireye çıktım. Kapıyı çalıp çalmamak arasında kalıp birkaç dakika kapıda bekledim. Sonunda kapıyı çaldım. 30 yaşlarında bir kadın pek de uygun olmayan bir kıyafetle kapıyı açtı. Gülerek, “Buyurun beyefendi, bişey mi istemiştiniz?” diye sordu. “Yok abla, siz bişey istediniz mi?” diye karşılık mahiyetinde bir soru sordum. “İstemediğimi söyleyemem” dedi. Ne demek istediğini anlamadım. “Abla ben Yılmaz Pastacılıktan geliyorum. Pastayı sen mi istedin” dedim. Bana “pastayı sen ye” deyip gülümsedi. Zaten moralim bozuktu ve daha şimdiden geç kalmıştım. “Alıyo musun almıyo musun” diye son kez sertçe sordum. “Alırım” dedi. Pastanın içinde bulunduğu poşeti uzattım. Bana “sen salak mısın?” dedi. Evet dedim. “Belli oluyo ayı” diyerek kapıyı suratıma kapattı. Bu şekilde deneme yaparsam, bu apartmandan da sağlam çıkamayacaktım. Merdivene oturup düşündüm ve bir süre sonra yapmam gerekenin ne olduğunu buldum.

Daire kapılarını tek tek dinliyor, içerden müzik sesi gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Böylece içinde parti olan evi bulacaktım. Birinci daireden son daireye kadar çıktım. Müzik sesi yoktu. Artık umudumu kaybetmiştim. Merdivenlerden iniyorken tam önümde bir kapı açıldı. İçerden bir kız çıkıp, “aaa gelmiş işte Miray” diye çıktığı kapıdan içeri seslendi. İçerden aşırı derecede yüksek müzik sesi geliyordu. Az önce hiçbir şey duyulmadığına göre bu kalın zengin kapılarından ses geçmiyor olmalıydı. “Pasta sizin mi” diye sordum. “Evet bizim” dedi. Buyurun deyip, pastayı uzattım. ”Ne kadar ödüyoruz?” diye sordu. “120 lira” dedim. “Al canım” deyip parayı uzattı. “Allah bereket versin abla” dedim. Yüksek sesle güldü. Ben de gülmeye başladım. Benim kaç yaşında olduğumu sordu. “On dokuz” dedim. “O zaman bana neden abla diyorsun, ben on sekiz yaşındayım” dedi. “Adın ne” dedim. Selin dedi. Senin adın ne dedi, “Sezer! Yılmaz pastacılıktan Sezer! Pastalarınızın cesur koruyucusu!” Diye coşkulu bir espri yaptım. Beraber güldük. Baktım kız gülüyor, “içerde düğün mü var” diye ikinci espriyi yaptım. “Evet düğün var gel oynayalım” dedi. “Ben oynamayı bilmem” dedim. Gülüşmelerimiz tebessüme dönüşmüştü. O anda kızın arkasından çam yarması sakallı bir herif belirdi. “Ne oldu Selin aldın mı pastayı” diye sordu benim yüzüme bakmadan. Aldım dedi Selin sessizce. “Eee parasını vermedin mi?” diye sorusuna devam etti sakallı yarma. Verdim diye bir cevap aldı. “Eee ne bekliyor bu hala burada?” dedi herif tekrar. Eeee’lerinin ardı arkası kesilmiyordu. “Bişey yok Berke” derken Selin’in sesi biraz sertleşmişti. “Anladım, sen buna bahşiş vermedin, ondan bekliyor bu burda” diyerek beni Selin’in karşısında rencide etti ve ardından cebinden çıkarttığı yirmiliği elime tutuşturdu. Bana “Hadi işine bak” deyip Selin’i kolundan tutup içeri çekti, kapıyı da suratıma kapattı.

İşte buna dayanamazdım. Selin’le birkaç saniyeliğine de olsa duygusal bir şeyler yaşamıştık ve daha önce bir sevgilim olmadığı için bu benim için bir şeyler ifade ediyordu. Elimde yirmi milyonla mal gibi kalmıştım kapının önünde. Kapıyı hızlı hızlı çalmaya başladım. Aynı zamanda zile de basıyordum. Kapıyı Selin açtı. “Bak Selin” dedim, “onun kim olduğunu bilmiyorum, belki de ağabeyindir ama bu yaptığı tam bir hayvanlıktı, al şu parayı ona ver, gitsin bir tıraş olsun ayı” dedim. “O benim erkek arkadaşım salak” deyip suratıma tokadı patlattı. “Şimdi git buradan yoksa Berke gelirse kemiklerini kırar” dedi. Parayı kapının önüne atıp kapıyı kapattı. Bu kapının ikinci kez yüzüme kapanışıydı ve attığı tokadın acısı hala yanağımı yakıyordu. Kapının önünde yine mal gibi kalmıştım. “Ulan iyi bahşiş yazıktır biri üstüne basar yırtar” deyip yerdeki yirmiliği aldım, cebime koyup apartmanın çıkışına doğru yöneldim. Merdivenleri inerken, bir kapı sesi duyuldu. Arkasından sert birkaç adım. “Pastacııı” diye bağırdı sakallı yarma. “Ne var” diye bağırdım. Karşılıklı bağırmak bir an psikopatça da olsa hoşuma gitmişti. “Bu pastanın hali ne ulan” diye böğürdü ayı oğlu ayı. Pastayı tamamen unutmuştum. Bahşişle beraber onlara 140 liraya mâl olan şey, parçalanmış bir pastaydı. Hemen çıkışa doğru koşmaya başladım. Çok korkmuştum.

Arkama bile bakmadan kaçıyordum. Nihayet o sokaktan çıkmıştım. Artık bu kalabalıkta beni bulamazdı. Hemen ilk duraktaki tramvaya bindim. Zira beklediğimden çok fazla bahşiş almıştım. Tramvaya binerek harcayacağım bir buçuk lira umurumda değildi. On beş dakika sonra iş yerime gelmiştim. İçimde korku vardı ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. İçeri girdim, Yakup Usta “nerde kaldın ulan saat kaç oldu” dedi. Valla usta sorma ya, “kağıtta yazan adrese gittim, pasta istemediklerini söylediler ben de kapı kapı dolaşıp çok özel bir pastamız var, ister misiniz diye sordum” dedim. Hayvan gibi güldü. “Eee ne oldu satabildin mi pastayı birine?” dedi. “Ayıbettin! Satmaz mıyım” dedim. Yine güldü. “Ver bakalım parayı” dedi. Verdim. “Ulan geç kaldın ama beni de iyi güldürdün, kapı kapı dolaşıp pasta satmışmış! Yalan atmayı bile bilmiyorsun koçum ya, neyse bir daha olmasın” deyip muhabbeti kapattı. “Tamam usta bir daha olmaz” deyip sustum.

Dükkânın içine paspas çekerken, telefon çaldı. “Yılmaz Pastacılık buyurun!” deyip açtım. “Oranın yetkilisi kimse bana onu ver” diye bağırdı telefondaki ses. “Ne yapacaksınız” dedim. “Sen ver çabuk kafamı bozma” dedi. Yakup usta içeri girdi. “Yok abi, burası emlakçı değil, iyi günler” deyip telefonu kapattım. Telefon tekrar çaldı, Yakup usta yanımdaydı. “Ben bakarım sen paspasa devam et” dedi. “Tamam usta” deyip paspası elime aldım. Ellerim korkudan öyle çok titriyordu ki, paspası bir noktada tutmakta zorlanıyordum. Usta telefonu açtıktan birkaç saniye sonra “ben de senin ananı” diye karşılık verdi. Sonra usta küfürün kendisine olmadığını anladı ve telefondaki ayıdan özür dileyerek durumu dinledi.

Ustanın yüzündeki ifade gittikçe sertleşiyor, aleyhimde yapacağını vaat ettiği işkenceleri ardı ardına sıraladıkça yumruğunu sıkıyordu. Adama, pastanın parasını fazlasıyla iade edeceğini söyledi. Telefonu kapatıp beni dükkanın arka tarafına, pastaların üretildiği yere çağırdı. Ne oldu usta diye sormama fırsat bile vermeden “gel buraya” dedi. Gittim. Kolumdan tutup, un çuvallarının içinde bulunduğu un kokan odaya ittirdi. Bir un çuvalının üzerine düşmüştüm. “Usta ne olduuu” diye bağırarak ağlamaya başladım. “Göstericem ben sana şimdi ne olduğunu” dedi ve belinden kemerini çıkardı. Ben bağırdıkça o vuruyor, o vurdukça ben daha da çok bağırıyordum. Un odasının kapısı kapalıydı ve ikimizden başka kimse bizi duyamazdı. Bana küfürler hakaretler yağdırıyor, zaten ince olan tişörtümü üzerimden yırtarak çıkartmaya çalışıyordu. Amacı daha çok acı çekmemi sağlamaktı. Ona izin vermedim. Artık ok yaydan çıkmıştı. O küfür ettikçe “ben senin bacını iki kere” , “ben senin sülalenin hepsini” ile başlayan karşılıklar veriyordum. Artık beni dövmekten yoruldu. Her yerim morluklar ve kızarıklıklarla dolmuştu. “Sikt*r git buradan! Bir daha dükkânın önünden bile geçme şerefsiz!” diye bağırarak beni kovdu. “İçerde 4 günlük param var, onu ver o zaman” dedim. “Senin paranı s**erim şerefsiz!” diye daha çok bağırarak oturduğu yerden kalktı. Arkama bile bakmadan hemen kaçtım.

Akşam olmuştu, üzerimde Yılmaz Pastacılık yazan yırtık bir tişört olduğu halde, yediğim dayağın ve geçirdiğim günün etkisiyle sağ sol yapıp yalpalayarak eve gidiyordum. Her an düşüp bayılacak gibi hissederken, uzaktan, gündüz oturup dinlendiğim parkı gördüm. Bomboştu. Oraya gidip biraz oturmalıydım. Köşedeki büfeye gidip, cebimdeki 20 lirayla en küçüklerinden bir şişe rakı aldım. Daha önce hiç içki içmemiştim, belki de bu şekilde hissettiğim acıyı unutur, kendimi kuşlar gibi hafif hissedebilirdim. Parka gidip bir banka oturdum ve rakının kapağını açıp kafama diktim. Bir çekişte neredeyse yarısını bitirmiştim. Bir anda beynimin uyuştuğunu hissettim. Midem hiç olmadığı kadar çok bulanıyordu. Kusacak gibi oldum. Bağıra bağıra küfürler etmeye başladım. Hayata, insanlara, beni bu hale getiren kaderime sövüyordum. Elimdeki rakı şişesini bir kez daha kafama diktim. Oturduğum yerden düşerek kafamı yere vurdum. Ve o anda bir kuş olmuş uçuyordum…

Gözlerimi açtığımda bir hastanedeydim. Bana ne oldu dedim, cevap gelmedi. Kafam sarılmış, sol kolum alçıya alınmıştı. Başımı sola doğru döndürdüm. Yanımdaki yatakta, yüzü gözü sarılı halde bir kız yatıyordu. Gözleri açıktı. Bir süre ona doğru baktım. Bakışlarımdan rahatsız olmuş olacak ki, başını çevirip o da bana baktı. “Geçmiş olsun” dedim. “Sağol, sana da geçmiş olsun” dedi takatsiz bir biçimde. Etrafından sargı bezi geçen gözlerini kısıp, “Sezer, sen misin” diye sordu. “Evet, benim de; sen kimsin” dedim. “Selin ben, hatırladın mı?” diye sordu. “Hangi Selin yaa” dedim. “Pastalarımızın cesur koruyucusu, beni hatırlamadın mı?” deyip, ölmek üzere olan bir insan gibi gülümsedi. “Ne diyosun sen ya?” dedim.“Dün pasta getirmiştin hani bir eve, sana tokat atmıştım, hatırladın mı?” dedi. Öyle deyince hatırlamıştım. “Ulan hatırlamaz mıyım hiç, önce ümit verdin, sonra o ayı için şamarı geçirdin suratıma” dedim. Utandı. “Ne oldu sana böyle” dedi. Öfkeyle “Sizin pastanızın a**na koyim, hayatımı mahvettiniz” diye dolaylı bir cevap verdim. Sonra da “Sana ne oldu” diye sordum. Çekinerek, dün gece Berkeyle tartıştıklarını, çok sarhoş olduğu için üzerine saldırdığını, onu engellemeye çalıştığı için Berke’nin kendisini dövdüğünü söyledi. “İyi olmuş” dedim. Ağlamaya başladı.

Yataktan kalkıp, yanımdaki sandalyede duran yırtık Yılmaz Pastacılık tişörtümü zorla giydim. Zira kolum alçılıydı ve kolum alçılıyken bir şey giymek kadar aciz hissettiğim başka bir durum yoktu. “Para varsa bana bi beş milyon borç ver de eve gidicem” dedim. Ağlamaktan cevap veremiyordu. “Sus artık be karı, yoksa yok de, işim gücüm var gidicem” diye bağırdım. “Al ordan, montumun cebinde var” deyip hıçkırarak ağlamaya devam etti. Askılığa doğru gittim, mont dediği bildiğin kürktü. İç cebinden küçük bir tomar şeklinde para çıktı. Gözünün önünde alayım da sonra çaldı maldı der bunlardan belli olmaz diye düşünüp yanına gittim. Tomarın içinde bozuk para arıyordum ama beşlik onluk şöyle dursun, tomarda yüzlükten küçük banknot yoktu. “Burada bozuk yok ki” dedim. “Fark etmez yüz al” dedi. “Oha” diye ani ve gayrı ihtiyari bir tepki verdim. “Al lütfen çekinme” dedi. Yüzlüğü alıp cebime koydum. “Ben gidiyorum bişey diyo musun” dedim. “Nereye” dedi. “Ulan iyi ki üç beş kuruş borç verdin, hemen hesap soruyorsun be” diye çıkıştım. “Çok alıngansın” dedi. “İnsanoğlu böyledir gülüm, verirsen alır” dedim. Ne demek istediğimi ben bile anlamamıştım.

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaş:FacebookTwitterWhatsAppPinterestLinkedIn
Yazan
Sezer İltekin
Yazıya bir yorum yap

14 Yorum
  • Eline,aklına,yüreğine sağlık devrem her zamanki gibi yine çok güzel olmuş valla:) okurken sonunu çook merak ettim bir an önce okuyup bitirmek istedim :)çok sürükleyici olmuş.:)

  • Çok güzel yazı olmuş. Bir solukta okudum, yazı uzun ama merakla okutuyor kendini :)
    Son pargrafa geldiğimde, selinle pastacı çırağının aşkı başlıyor dedim ama, pastacı çırağı harbi mal çıktı :) ya da yaşadığı kötü olaylardan yoğun bir şekilde etkilenerek seline gaz kesmedi.

  • Gözüm senin hayatın itilip kakılmaklamı geçti anlamıyorum. Bunu samimiyetle doğru dürüst yazman güzel tabide, bu yaştan sonra bulabileceğin bir kız varsa onuda bulamıcan. :)
    Şaka bi yana, yazıyon sende bee. Senaryo gibi olmuş. Kısa bir film yapılabilir.

  • sezerim eline yüreğine sağlık devamı olsa daha iyi olurdu final yok gibi bence güzel bi final ekleye bilirsin devam niteliğinde birkaç yazı dizisiyle selinle mutlu son ile biten bi yazı olabilir en azından yazını devam biteliği var.Eğer devamı varsa bilgilendirirsen sevinirim…

    Yeni yazılarını bekliyorum. ;)

    karavana_sem

  • aşşşşşşşkııııııııııııım yüreğine sağlık ;) biraz geç oldu biliyosun sebebini ama şöyle rahat rahat ve merakla okudum yine ;) çırak Sezerin bu kadar yüzsüz olacağını düşünmemiştim, şaşırttı beni :D yine de benden önceki arkadaşın fikrine katılıyorum; Selin’le yakınlaşacağı bir ‘bölüm’ daha olabilir, ne dersin? ;)

  • Belki devamı niteliğinde bir öykü daha yazarım ama uçlarını açık bırakarak biraz daha mizahi yönünün ağır basmasını istiyorum yazılarımın. Sonundaki şaşırtıcılık bu yüzden olsa gerek :)
    Okuduğunuz için çok teşekkür ederim :)