Matbaacı

Yağmur yağıyor. Üç kişiyiz. Birkaç saat önce buraya gelen insanlardan biri olduğumu dış dünyaya gösteren şey şekilli kesilip dikilmiş bir metrelik kumaş parçasından başka birşey değil. Tişörtle yağmurlu havada yürürken, binalara yakın yürüme geleneğini bozmayacağımızdan emin olmak istiyorum. Bir an, kısa zaman önceki güneşli hava aklıma düşüyor ve doğanın hızına şaşırıyorum. Arkama baktığımda, beni yadırgama ihtimali olmayan iki insanın omuzlarını kısmış, hızlı hızlı adım atmaya çalıştığını görüyorum. Aramızda, bu havada otobüslerin kalktığı durağa kadar nasıl gideceğimizin mütalaası yapılıyor. Birimiz diğerine: “Bayağı yağıyor” diyor. Bu bayağı yağıyor cümlesi, yağmurun çabuk dinmeyeceği tahminimizin müşterek olduğunu kanıtlıyor. Ben kaderci bir yaklaşımla ‘yapıcak bişey yok abi’ diyorum. Kısa ve tek başına anlamı olmayan seslerle beni onaylıyorlar. Binalara yakın yürürken küçük bir matbaanın yanından geçtiğimizi farkediyorum ve duraksıyorum. Bunun üzerinde diğer iki kişi beni birkaç adım geçip geri bakıyor. Beni, sanki onlar yokmuş gibi davranmamam konusunda gözleriyle ihtar ediyorlar. İçine tek bir makina sığan ve dükkanın içindeki sese hiç aldırmadan çay içen iki kişinin bulunduğu matbaaya giriyorum.
Selam verip, aynı selamı alıyor ve esnafla konuşma moduna geçmek için yalnızca bir saniyemin olduğunu farkediyorum. Kocaman iki göz, üzerinde kapkalın siyah kaşlar olduğu halde bana bakıyor. Bu bakışların ‘hadi çabuk söyle ne söyleyeceksen, çay içiyoruz’ bakışı olduğunu daha önceki tecrübelerimden biliyorum. ‘Sizde mat kuşe kâğıt var mı?’ derken, beynimden geçen düşünce, almayacağım kâğıt için esnaf bakışlarıyla ezilmemin anlamsızlığından ibaret. Matbaacının sert tavrı bir anda ‘entelektüel ve bir o kadar girişken bir dayıoğluna’ dönüşüyor. Bana, kendisinden yasadışı bir madde istemişim gibi ‘ne yapacaksın mat kuşe kâğıdı?’ diyor. Arkadaşlarıyla konuşurken bu olayı ‘sana ne lan’ cevabıyla devam ettirdiğini iddia eden ergenin uyduruk hayal dünyasını tahayyül ediyorum. Çıkar gözeten küçük bir devlet edasıyla, matbaacıyı kırmadan ‘ben bunlara hat yazısı yazıyorum’ diyorum. Uzun açıklamaların yerine kelimeleri karşımdakinin seviyesine indirgemekteki ustalığımdan dolayı kendimle gurur duyuyorum. Normal, parlak kuşe kâğıt olmaz mı sorusunu, ürkek bir sesle ‘yok, hayır böyle gözenekli olması lazım’ diye cevaplandırıyorum. Matbaacı gözlerini benden kaçırarak ‘olması lazım’ diyor. Dükkanında yüzlerce çeşit kağıt varmış ve stok durumuyla mal müdürü ilgileniyormuş, sanki daha önceden bir defa rastlamıştım der gibi ‘olması lazım’ cümlesini kullanıyor. Hat yazan gence yardım etmek isteyen matbaacı, arkasını dönüp bir adım ilerideki demir masanın alt rafına eğiliyor. Artık bu diyaloğu bazı fiillerle süslememiz gerektiğine inandığından olsa gerek, uzunluğu yaklaşık olarak boyumun yarısı kadar olan kâğıtların ucundan tutup, ‘bundan mı?’ diyor. O an, ‘ondan olmaması’ için dua ediyorum. Matbaacının yaptığı gibi eğilip kâğıtlara dokunuyorum. İçim rahatlıyor. ‘Hayır bundan değil’ diyorum. Az öncekinden biraz daha yüksek bir ses tonuyla ‘e mat kuşe iştee’ diyor. Korkuyorum. Bunlar kaygan diyorum. Böyle gözenekli olacak… Alt gruptaki kâğıtların farklı olduğunu beden diliyle ima ederek, bir de şuna bak hele diyor. Ona da dokunuyorum. İkinci defa bu değil demeye cesaret edemiyorum. Evet bu galiba gibi çaresiz bir karşılık alan matbaacı, bana kâğıt satacağı umudunun güçlendiğini belirten ifadeye bürünüyor. Ardından, olması lazım cümlesiyle etimolojik olmasa da sadece esnaflara haiz bir ilgi taşıyan şu cümle geliyor: “Normalde biz bunları satmıyoruz da, maksat işin görülsün”. O anda başımın gerçekten belâda olduğunu anlıyorum. Kendimi kurtarmanın bir yolunu bulmam gerektiğini hissediyorum. Bu kağıtlar çok büyük, bana A4 boyutunda lazım cümlesiyle bir hamle yapıyorum. Matbaacı, fark etmez keseriz diyor. Bir adım geri çıkarak kapıya yaklaşıyorum. Havanın yağmurlu olduğunu, kâğıtların şuan gerekli olmadığını ama genelde gerekli olduğunu şu anda hatırlayamadığım saçma ve kısa cümleyle matbaacıya âdeta fısıldıyorum. Hayırlı işler diyerek, matbaacıyla dostluğumuzu pekiştirmek istiyorum. O anda gözüme matbaacının çırağı ilişiyor. O konuşma boyunca yalnızca önünde bir canavar gibi ses çıkararak çalışan makinasıyla ilgileniyor. Sırtımda soğuk havayı hissettiğimde artık kapıdan çıkmak üzere olduğumu anlıyorum. Hayırlı işler diyorum. Matbaacı duymamış gibi yapıyor. Misafirlerini kapıya kadar geçirip geri dönmek isteyen teyze gibi bana bakıp: ‘Kitapçılarda falan boşuna arama, bu kağıttan burda bulamazsın’ diyor. Tamam diyorum…

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaş:FacebookTwitterWhatsAppPinterestLinkedIn
Yazan
Sezer İltekin
Yazıya bir yorum yap

4 Yorum