Eurovision tütün kokuyor

blankO sabah gözlerimi açtığımda kendimi iki odalı bir evin sert kanepesinin üzerinde buldum. Etrafa ürkek bir sincap gibi bakarak neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Karşı kanepede bana arkasını döndüğü halde yatmış, siyah uzun saçlı bir kız uyuyordu. Ne nerede olduğumu biliyordum, ne de o siyah saçlı kızın kim olduğunu. Oda sigara kokuyordu ve daha kötüsü ağzımda da fena halde sigara tadı vardı. Yüzümü ekşiterek duvara dayanmış şekilde duran gitara baktım. Elektro gitar dedikleri düğmeli – kollu gitarlardandı. Saatin kaç olduğunu merak edip, saatimin üstünü kapatmış olan sweat-shirt’ümün kol kısmını yukarı çektim. Swatch marka, üzeri istanbul figürleriyle kaplı bir saate bakıyordum ve o saat 10:30’u gösteriyordu. Üzerimden yorganı atıp kanepeden indim. Karşı kanepede yatan siyah saçlı kızın yanına kadar gittim. Yüzünü göremiyordum. Yorganı kafasına kadar çektiğinden, yorgan üzerinden omzuna dokundum. Tepki vermedi. “Bakar mısın” dedim. Sesim çok kalınlaşmıştı. Yavaşça arkasını dönmeye başladı. Açıkçası heyecanlanmıştım. Yüzünü gördüğüm anda geri doğru fırladım. Siyah saçlı kızın fırça gibi bıyığı ve sakalı vardı. Yarı açık gözlerle bana bakıp “ne var lan” dedi. “Kimsin oğlum sen?” diye karşılık verdim arkadan kız sandığım uzun saçlı adama. “Sezer, bi siktir git sabah sabah” deyip tekrar yattı. Adımı biliyordu. Az önce gözüme takılan gitar bu adamın olmalıydı. Şaşkınlık içinde evin kapısı kapalı olan diğer odasına yöneldim. Biri bayan iki kişi birbirine sarılmış, kelebek pozisyonunda uyuyorlardı. Onları da tanımıyordum. Neler olduğu hakkında tek bir fikrim bile yoktu. Kapıyı kapatıp mutfağa gittim. Ortalık leş gibiydi. Açlıktan midem kazınmıştı ve ağzımdaki sigara tadı gittikçe daha da acılaşmaya başlıyordu. “Neyse, birşeyler atıştırayım da kafamı toparlarım” deyip buzdolabının kapısını, ardında ne olduğu bilinmeyen gizemli bir kapıyı açma pozisyonunda açtım.
İçinde, küflenmek üzere olan birkaç zeytinden başka birşey yoktu. Bu benim en çok kızdığım durumlardan biridir. Ve ben gerçekten kötü kızarım. “Öğrenci milleti değil mi amına koduğum, milyarlık gitarları var ama yiyecek ekmekleri yok!” diye söylenmeye başladım. O sırada sakallı, uykulu gözlerle mutfağa girip “günaydın baba” dedi. “Sana da günaydın baba da isim neydi?” diye karşılık verdim. Güldü. “Ne gülüyon lan anten, ben ciddiyim, ne nerde olduğumu ne de sizin kim olduğunuzu biliyorum” dedim. “Sezer sen iyi misin, bu şaka falan mı” diye sordu bıyık altından. “Tabii şaka lan kâmil” deyip geçiştirdim. Karşılıklı güldük. Ne bileyim, bir an bu boşluğun içinde olmak hoşuma gitmişti. “Bugün senin gitarı alayım baba, benimki sorunlu biliyosun, stüdyoda çalışıcam biraz” dedi. Anlaşılan odadaki gitar benimdi. Adama boşuna küfretmiştim. O anın tadını çıkarmak istiyordum. “Okulun yok mu lan senin, bırak şimdi gitarı mitarı” dedim. Gene güldü ayı. Anlaşılan öğrenci olduğu hakkındaki önyargım yanlıştı. Ulan her uzun saçlıyı üniversite öğrencisi sanıyorum, adam belki de çalışıyordur diye hayıflandım. “Abi bırak şakayı cumartesi konser var” dedi. Dalga geçer gibi, “ben onu unuttum” dedim. Zaten sende bugün birşey var deyip tuvalete gitti. Ardından hemen odaya gidip, pantolonunun ceplerini karıştırmaya başladım. Ehliyetini buldum. Adı Ferman‘dı. Cüzdanının içinden, gazetelerde gördüğüm sarışın bir mankenin fotoğrafı çıktı. “Vay abaza vay” deyip güldüm. Cüzdanını ve ehliyetini cebine geri koydum. İşini bitirmiş, odaya geri gelmişti. “Ferman, iyi sıçtın lan, kokusu buraya kadar geldi” deyip espri yaptım. Güldü. Böylece adını cümle içinde kullanarak, adının Ferman olduğunu teyit etmiştim. Kanepeye oturmuş pantolununu ve çoraplarını giyiyordu. Değişik birşeyler yapmak istedim. Odanın köşesindeki müzik setinin fişini takıp, cihazın içinde olduğu görülen CD’yi çalıştırdım. İngilizce bir parça çalmaya başladı. Orta seviye ingilizcem bu şarkıdaki bazı cümleleri çözümlememe yetiyordu. Şarkının içinde geçen “i can love you more than they hate” (seni onların nefret ettiğinden daha çok sevebilirim) cümlesi hoşuma gitmişti. Biraz daha dinleyince, bir an duraksadım. Bu bizim sakallı Ferman’ın sesiydi. Ferman’a dönüp “Sen mi söyledin lan bunu?” dedim. “Sen çaldın, ben söyledim” dedi. Gözlerindeki ifade korkuya dönüşmüştü. “Eurovision’da söyleyeceğimiz şarkı işte abi” dedi halimden endişeli bir surat ifadesiyle. Sesi gayet ciddiydi. Şarkıyı durdurup, CD’yi çıkardım. Üzerinde MaNga yazıyordu. “Hassiktir!” diye istemdışı bir tepki verdim. Karşımdaki adam Manga grubunun solisti Ferman Akgül‘dü…

İnsanların kahkahaları içinde uyandım. Sınavlar yüzünden gece hiç uyumadığım için okulun kantininde, masanın üzerinde sızıp kalmıştım. Aynı bölümde okuduğum arkadaşlarım etrafımı sarmış yarıla yarıla gülüyorlardı. Birisi ben uyurken dudaklarımın arasına yanar halde bir sigara koymuştu. Masaya akan salyalarım, dilimdeki acı tadın dışa vurumu gibiydi. Ve bu dışavurum beni geri dönüşü olmayan bir rezaletin başrol oyuncusu yapmıştı. Çok sinirlendim. Kolumla ağzımı silip ayağa kalktım. “Orospu çocukluğu yapmayın lan!” diye bağırdım. Üzerinden kalktığım sandalyeye bir tekme atıp arkama bakmadan kantinin kapısına doğru yöneldim. Kantindeki herkes bir anda susup bana bakmıştı. Onlara bakmasam da görebiliyordum. Kapıdan çıkarken kulağım televizyondaki haberin sesine takıldı. Bu seneki Eurovision temsilcimizin kim olduğu açıklanıyordu. “We could be the same” parçasıyla Ferman Akgül’ün solistliğini yaptığı Manga grubu dedi spiker…

Bu yazıyı paylaşmak istersin diye buraya renkli düğmeler koydum
blank
Blog Yazarı
Sezer İltekin
Bu konuyla ilgili bir fikriniz var mı?

8 Yorum