Lâf Salatası | Ocak 2010

Belediye pazarlarında sebze ve mevye fiyatları yıl içinde o kadar farklılık gösteriyor ki, mesela beş yıl önce bir kış ayında ülkemize gelen bir turist, pazardan bir kilogram taze fasulye alsa ve bu yıl yaz ayında tekrar gelip bir kilogram daha alacak olsa müthiş şaşırır (kilo yerine kilogram dedim, entelektüelim imajı yaratıyorum). E nasıl şaşırmasın garibim, beş sene önce 5 liraya aldığı sebzeyi, beş sene sonra 50 kuruşa alınca, “vay canına, bir ülkede ekonomi en fazla bu kadar gelişebilirdi, bütün paramı Türkiye’ye yatırayım” demez mi? Bence şaşırıp der arkadaş! Misal hıyar, bir bakıyorsun beş kilosu bir lira, bir bakıyorsun bir kilosu beş lira. Aslında beş lira diyerek biraz abarttım ama yine de bir üç lira vardır yani. Olaya farklı bir pencereden bakarsak hiçbir turist Türkiye’ye taze fasulye almaya gelmez, o da işin başka bir boyutu.

Şimdi ben belediye pazarlarına veryansın ederken, çilekeş pazarcı esnafını şiddetle tenzih ederim bu da benim boynumun borcudur. Nihayetinde onlar çadırlarla, tezgahlarla, meyve kasalarıyla, marul çuvallarıyla cebelleşirken; o güzelim tezgahlarını kurmak için bir çaba sarf ederken biz sıcak yatağımızda yellene yellene uyuyoruz ya da en kötü ihtimalle kahvaltımızı ediyoruzdur. İşte pazarcı esnafının cefası budur. Pazarcılık, kahvaltıyı evinden çok uzakta değil ama biraz uzakta, bir çadır brandasının altında, bir erkeğin demlediği acı çay, bakkaldan aldığın 200 gram peynir, 150 gram zeytin ve Allah’a şükür olsun ki sıcak, taze bir ekmekle yapmaktır.

Şimdi farkettim de, ilk paragraftaki şaşkın turistten öyle bir bahsetmişim ki, sanki adamın ülkesinde hıyar yıllardır standart olarak 2 dolara satılıyormuş gibi olmuş. Halbuki, yaş sebze-meyve piyasası yıl içinde, global ekonominin en değişken parçalarından biridir. Ülkemize turist olarak gelen adam senden benden daha iyi biliyor yani bu işleri. En sevdiğim meyve olan muzdaki fiyat düşüşünün bir türlü %20’yi geçmemesi beni içten içe üzüyor ama, yine de ara sıra tek muz alıp tarttırıyorum, 50 kuruş geliyor, kafadan bir hesap yapıyorum da bir kiloya en az 6 muz geliyormuş gibi bir sonuç çıkıyor. Ben de bir gün bir kilo muz alıp yerim diye heyecanlanıyorum. Buradan bizlere muzu üretip, işleyip gönderen güzeller güzeli Ekvador halkına sevgiler, selamlar gönderiyorum. Anamur sakinleri de Akdeniz Bölgemizin en güzide insalarıdır doğrusu.

Aslında tüm bu yazılar şu sonucun giriş ve gelişmesiydi desem bana kızmazsınız herhalde. Geçenlerde, akşam haberlerinin vazgeçilmezlerinden olan ve ayda en az üç – beş defa televizyonlarda beliren pazarcı ve pazardaki kadın röportajcısı‘nın haberinde bir etiket gördüm, bu yazı işte ordan aklıma geldi. Etikette ne yazıyordu derseniz, yarım kilo 2 lira yazıyordu. Etiketin hemen üstünde beliren yaşlı kadın, alamıyoruz evladım, fiyatlar el yakıyor derken elindeki, doluluktan patlamak üzere olan 5 pazar poşedini kameramanın bacaklarına doğru uzatmaya çalışıyordu. Belli ki göstermemeye çalışıyordu poşetleri. Belki de elleri yanıyordur.

Yarım kilosunun fiyatını etiket olarak yazmak, “bu çok pahalıdır, biliyorum kesinlikle bir kilo almayacaksınız ama en azından yarım kilo almayı deneyin, buna biz de birşey yapamıyoruz” demektir. Buydu yani buraya kadar okuduğunuzun sonucu. Bu konuyu unutmamak için cep telefonumun mesaj taslakları bölümüne aldığım not şu: Yarım kilo pazar. Gerçekten normal değilim.

Sinemalarda, – şahit olmuşsunuzdur – film içindeki duygu akışının zirveye çıktığı, aynı zamanda harika bir ara sonucun vuku bulduğu o sessizlik anında tüm salon büyük bir coşkuyla alkışlamaya başlar. Alkışlamak, bir insanı ya da insan grubunu motive etme ya da ödüllendirme amaçlı sesli ve görüntülü vücut etkinliğidir. Fakat o coşkulu anda ne bir Oscar ödül törenindeyizdir, ne de filmde oynayan oyunculardan biri aramızdadır. Bizi duyan ya da gören, ve alkışlamayan tek kişi o, içinde filmin döndüğü makinanın başındaki adamdır bana sorarsanız. Peki biz neyi, kimi alkışlıyoruz sayın okuyucular? Neden alkışlıyoruz? Bana sorarsanız ki bence sorarsınız, biz o anda kendimizi alkışlıyoruz. O alkış, “hepimiz sinema kültürü olan modern insanlarız ve bu sahne filmin vermek istediği mesajın bizde yarattığı duygusal duyarlılığın sonucudur” anlamındadır ve herkes sadece kendisini alkışlar. Daha önce bir filmi alkışlamış olanlar, bu konuda tecrübeli oldukları için ellerini daha sert vururlar, başları hafif sola yatıktır ve yüzlerinde filmin senaryosunu kendileri yazmış gibi kısık gözlü ve sıcak bir gülümseme vardır. İlk defa alkışlayanlar ise, modern sinema kültürüne yapmış oldukları hızlı girişte muzaffer olduklarını tüm salona haykırırcasına alkışlarlar kendilerini. Herkesin kendisini alkışladığı ama kimsenin bunu bilmediği modern ve egoist bir topluluktur sinema seyircilerinin topluluğu.

Biri bana hava sıcaklığı -3 dereceyken, hissedilen sıcaklığın neden -10 derece olduğunu açıklarsa çok fena rahatlarım. Hava durumunu izlerken beni çıldırtan bir ayrıntıdır çünkü hissedilen sıcaklık terimi. Şimdi birkaç bilime gönül vermiş, sayısalcı kaderdaşım çıkıp onun içine havadaki nem falan da giriyor diyecek biliyorum. E öyleyse, havadaki nemi de hesaba katıp söylesinler sıcaklığı. Böyle bir teknoloji var ki hissedilen sıcaklık diye bir terim var. E biz hissetmiyorsak, bize ne eksi üç dereceden, ben kıçım ne kadar üşüyecek ona bakarım. Eksi on üşüyecekse eksi on desinler. Hissetmediğim sıcaklığı ne edeyim Meteoroloji Müdürlüğü! Yine de bize hissedeceğimiz sıcaklığı da söyleyip insanlığa katkıda bulunan çalışkan hava durumu sunucularını tenzih eder, gözlerinden öperim.

Çevrenizde renkli lens takan insanlar varsa, söyleyin onlara takmasınlar. Ben söyleyemiyorum çünkü. Yüzünü gözünü saçını başını boyamış, beğenilme kaygısından ishal olmuş cefakâr evlenme çağındaki kızların cümlesine sesleniyorum: O lensleri takınca gözleriniz cam gibi duruyor ve gözlerinizin retinasını görebiliyorum. Bu da mide bulandırıcı geliyor bana. Parlak parlak böyle misket gibi. Anlaşılıyor işte kardeşim! Resmen gözünde lens var. Mavi değil işte o göz kapı gibi ortada. Ha mavi olsa ne değişir diyeceksin, birşey değişmez, ben zaten renkli gözden hoşlanmam. ( renk kavramının paradoksal, kahverengini hiçe sayan kullanımı) Hoşlansaydım da burda yazmazdım, zirâ kız arkadaşım bunları okuyor. Çıkarın o lensleri be. Mikrop kapıcaksınız bir de sizinle mi uğraşıcaz! Tedavi amaçlı renksiz lens takanları tenzih eder, acil şifalar dilerim, o da başka bişey.

Günde en fazla yarım saat televizyon izleyen biriyim. Şimdi burda az televizyon izlediğimi söyleyip kendimi yarı-entelektüel materyalist anti-emperyalist gibi göstermem doğru olmaz, işin aslı zamanım yok o yüzden izlemiyorum lâkin; televizyonu görsellik yönüyle haberler ve random özelliğiyle klipler için seyretmek en doğru olanıdır. Geri kalanı internet adıyla elimizin altında zaten. Ha derseniz ki ben habere ve klibe de internetten bakarım, o zaman hiç izlemeyin televizyon. ( ingiliz kökenli klip kelimesinin dilimiz kurallarına göre yumuşayıp “klibe” halini alması yürek burkucu gerçekten ve görüntü hiç de hoş değil ama kural böyle elden ne gelir.) Şimdi konu nerden nereye geldi desem klişe olacak biliyorum ama gerçekten öyle. Ben aslında bir klipte gördüğüm boyası dökülmüş duvardan bahsedecektim. Boyası dökülüp eskimiş duvar görüntüsü tek bir şeyi ifade eder: terk edilmişlik ve geçen zaman. İki şeyi ifade ediyormuş aslında. Öyle bir klip gördüm, sonra da düşündüm de, dedim ki kendi kendime: Bu ipneler kesin bilerek eskitmişlerdir bu duvarı, yoksa gidip de klip için eskimiş duvar arayacak değiller ya. İşte ben klip endüstrisine bu kadar yüzeysel yaklaştım. Görün, ibret alın, siz yapmayın. Ve kim ne derse desin, kelimeler benim.

Kıpkısa Not: Blog yazmak nasıl bir iş ise, bir yazı yazacağım zaman kağıda yazamıyorum. İllâ klavye olacak, editör olacak. En son “Esprinin anatomisi” ni kağıda yazdım, sonuç hüsran :)

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaş:FacebookTwitterWhatsApp
Yazan
Sezer İltekin
Yazıya bir yorum yap

3 Yorum
  • *bir oyunu ya da filmi gerçekten beğendiğim için alkışladığım oldu, ama daha çok etrafımdaki insanlara uymak için ya da farketmeden alkışladığımı biliyorum :)* *hayatım, bu sıcaklık olayına ben de takmıştım çok fena :) ama nem ve rüzgarın etkisini belirtmek için heralde gerekli ne biliyim mesela Şanlıurfa Mersin’e göre çok daha sıcakmış buna rağmen Mersi’nin sıcağı nemden dolayı insanı daha fazla rahatsız ediyormuş:S belki de gerçek sıcaklık da bir şekilde kullanılıyordur ya da hissedilen sıcaklık? olamaz mı? :)

  • Yazını okudum ,gerçekten çok güzel her yönüyle ele almışssın ,insanların farkında olamadığı bazı noktalara değinmişsin ,özellikle dikkatimi çeken konu klip olayı ve lensler… Duvar fotoğrafını paylaşman yazıyı daha da bütünlemiş ,yazıyı okumadan önce fotoğrafa baktım dikkatimi çekti ,ve yorumlamaya çalıştım ve sonucunda güzel düşünceler ortaya çıktı .Yazının başlığı laf salatası ,yani herşeyin karışımından ortaya çıkan bir bütün sonuca varmış …bende bunu şöyle nokatalamak istiyorum ya göremediklerimizin farkındamısınız ?

  • Hissedilen sıcaklık olayının bide şöyle bi tarafı var mesela ,o bir aslan burcudur(alınmasınlarda az bucuk hissizler), beriki hassas bir yengec burcu… eee
    aslanın hissettigi oncacıkla yengecinki bir mi?:D