Eleştiri

Asıl Sorunumuz: İnsana Şiddet


Bundan yaklaşık bir hafta önce, 11 Şubat 2015 Çarşamba günü, tüm Türkiye’yi derinden sarsan Özgecan Aslan cinayeti işlendi. Henüz 20 yaşında ve üniversite öğrencisi olan Özgecan Aslan’ın bir minibüs şoförü, şoförün babası ve arkadaşı tarafından tecavüz teşebbüsü sonucu vahşice öldürülmesi, toplumun kanayan yarası kadına şiddet olayları karşısında toplumun tümünü bir anda uyandırdı. İnsanlar Özgecan için sokağa döküldü. Her kesimden insan tepkisini farklı yollarla gösterdi. Kimi dans ederek, kimi dua ederek, kimi slogan atarak, kimi bir tweet’i retweet ederek…

Sosyal medyanın dünyada ve ülkemizde oldukça yaygın olması, bu vahşi cinayet haberinin ve devamında bu cinayete gösterilen tepkinin çığ gibi büyüyerek yayılmasına yol açtı. Neredeyse tüm arkadaşlarım Facebook, Twitter ve Instagram hesapları üzerinden Özgecan’ı andılar. Konu ile ilgili o kadar çok paylaşım yapıldı ki ben, yalnızca tekrarlamış olmamak için, kişisel hesaplarım üzerinden Özgecan ile ilgili bir paylaşımda bulunmamayı tercih ettim. Özellikle kötü ve üzücü olaylar olmak üzere, ne zaman bir konu sosyal paylaşım sitelerinde defalarca paylaşılsa, üzerine bir tekrar yapmayı gereksiz, amaçsız ve faydasız bulurum. Aslında amaç zincirin sadece bir parçası olmak da olabilir -ki bu özünde oldukça faydalı bir harekettir- fakat ben yine de zincirin görünmeyen parçası olarak kalmayı tercih ederim.

Türk toplumunda kadına şiddet dün vardı, bugün var ve korkarım yarın da var olacak. Fakat yukarıda bahsettiğim olayın çok öncesinden bu yana savunduğum bir fikir var. Bu ülkede kadına şiddetin varlığı, sadece mevcut “şiddetin” varlığının bir parçası. Kadına, erkeğe, çocuğa, hayvana ve hatta doğaya… Şiddet, toplum olarak en sık başvurduğumuz araç değil mi zaten? Toplumda genel bir sorun yokmuşçasına sadece kadına şiddete odaklanmak sizce kalıcı bir çözüm getirir mi?

Bu akşam, bir kanalın ana haber bülteninde, bir esnafın, dükkanının camına kartopu atıldı diye Nuh Köklü isimli bir gazeteciyi kalbinden bıçaklayarak öldürdüğü haberini gördüm. Bu yazıyı yazmama sebep olan ya da daha doğru bir kelime ile tetikleyen de işte bu haberdi.

Bilmiyoruz. Her gün kaç kişinin sudan sebeplerle öldürüldüğünü, günde kaç yüz bin kişinin düzenli olarak şiddet gördüğünü, Özgecan Aslan cinayetine tepki gösteren toplumun yüzde kaçının daha önce bizzat şiddet uygulamış insanlardan oluştuğunu, bu kişilerin ne kadarının bir anda duyarlı oluverdiğini bilmiyoruz. Biz daha şiddetin ne olduğunu bile bilmiyoruz. Korkarım toplum şu anda şiddetin sadece bir insana tecavüz edip onu öldürmek olduğunu sanıyor.

Unuttuysanız hatırlatmak isterim, bu ülkede, çoğu araçta şoför koltuğunun sol tarafında hazır bir odun bulunur. Ağaca saygıdan falan değil, gerektiğinde adam dövmek için orada hazır bekler o odun. Kimi arabada demirden bir boru olarak karşımıza çıkar, kimi arabada, kaç kişiyle oynandığını bile bilmediğimiz bir spor olan beyzbol’un sopası olarak. Emniyet kemeri takmayız, takanla da dalga geçeriz çünkü kaza yapma ihtimalimiz yok denecek kadar azdır. Ama trafikte adam dövme ihtimalimiz çok yüksektir. O yüzden oradadır o odun. Gerektiğinde çevremizdeki insanlara gösterip aslında ne kadar yürekli(!) bir psikopat olduğumuzu kanıtlamaktan gurur duyduğumuz şiddet aracıdır o odun.

Kullanım alanı geniştir. Yeşil ışık yandığı halde önünüzde tam 3 saniye bekleyen bir adam, sizi sollayarak gururunuzu yerle bir eden bir araba, yağmurlu havada saatte yüz kilometreyle yanından geçip üzerine su sıçrattığınız ve arkanızdan tepkisini belli eden bir insan, hatta inanır mısınız yanınızdan geçen arabadan size bakan, evet sadece bakan bir adam bile o odunun devreye girmesinin yeterli sebebidir bu ülkede. Küçük de bir not: Odun sadece “erkekleri” dövmek içindir, kadınlar üzerinde etkisi yoktur.

Düşünsene. Esnafsın, dükkanının camına kartopu geliyor. Filmi tam burada kes. Bu durumun devamına bir senaryo yazması için dünyanın en ünlü senaristlerine teklif götür. Sonra yazdıkları senaryoyu bir kenara koyup onlara, bu hikayenin, kartopunu atan adamın kalbinden bıçaklanıp ölmesi ile sonuçlandığını söyle. Eminim adamların hepsi size kaba etiyle gülüp, böyle basit bir olayın böyle abartılı bir şekilde devam etmesinin son derece saçma ve mantık dışı olduğunu söylerdi. Ama bu ülkede en imkansız senaryolar bile maalesef gerçek oluyor.

Hepimiz bir şekilde internette ya da televizyonda kamera şakaları izliyoruz. Bazen Avrupa’da ya da Amerika’da çok acımasızca şakalar yapılıyor ve şakanın kurbanı sonunda gülerek kameraya el sallıyor. Zihninizde canlandı değil mi? İşte tam bu noktada hepimizin ortak yorumu ne oluyor? “Bu şakayı Türkiye’de yapsalar …” Hepimiz, sonundaki üç noktanın yerine getirdiğimiz kısım hariç tam olarak bu cümleyi kuruyoruz. Bu örnekten sonra, şiddet konusunda kendimizi ne kadar tanıdığımız üzerine başka bir şey söylemeye gerek duymuyorum.

bu_sakayi_turkiyede_yapsalar

Google’da “Bu şakayı Türkiye’de yapsalar” aramasının olağan “bunu mu demek istediniz?” seçeneklerine ait ekran görüntüsü. Sanırım bu tablo, sonuçlara bakmaya bile gerek kalmadan konuyu tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.

Şöyle bir toparlamak gerekirse, şiddeti, kadına – erkeğe – çocuğa diye ayırmak ve şiddetle parça parça mücadele etmek yerine, önce şiddetin ne olduğunu anlamamız, çocuklarımıza anlatmamız ve toplum olarak en küçüğü dahil olmak üzere şiddet denilen zararlı alışkanlığı topyekün bırakmamız gerek.

Böyle büyük bir toplumsal dönüşüm üç-beş günde gerçekleşmeyeceği için önümüzde tek seçenek kalıyor: Şoför koltuğunun yanındaki odunu gelecek nesillere miras bırakmamak…

Yazar Hakkında | Sezer İltekin

2008 yılından bugüne tam 10 yıldır blog yazıyorum. Bilgisayar, hayatımın vazgeçilmez bir parçası. İmkanı olsa kod yazarak hayatını idame ettirmek isteyen, kamuda bilgi işlem sorumlusu olarak çalışan 30 yaşında bir adamım. Evliyim ve 3 yaşında Emir adında bir oğlum var. Bir tanesi lisans, dört tanesi önlisans olmak üzere birbiriyle ilgisiz 5 üniversite bölümünden mezun oldum. Şu anda Açıköğretim Web Tasarımı ve Kodlama bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim. Diploma biriktirmek için değil, ölmeden önce olabildiğince çok şey hakkında bilgi sahibi olabilmek için okuyorum. PHP, dronlar, fotoğrafçılık, karıncalar ilgi alanlarımdan bazıları. Daha fazlası için: Ben Neymişim »

4 Yorum

  • klavye’ne sağlık. Gerçekten konuya aslında bakılması gerektiği yerden bakmışsın ve bakış açımıza çok güzel yön verdin. Sende ki bu duyarlılığın aynısını medyadan da bekliyoruz. Aslında bizi bir konuya sabitleyen de medyadan başkası değil.

  • Öncelikle bu güzel yazı ve duyarlılığınız için çok teşekkür ederim ilker bey , bizim ülkemizde şöyle bir şey var genelleme yapmıyorum ama bir çok insanda bu durum ne yazık ki mevcut şöyleki ; ülkemizde bir çok insana sorduğunuz zaman mutsuz ve huzursuz geçim sıkıntısı yaşıyor insan mutlu olmadığı zaman ve ekonomik sıkıntı yaşadığı için de her an öfkeli her an sinirli ve bunalıma girebilir ve giriyorda zaten , ekonomik sıkıntılar yaşıyor diye bir insanın bunları yapması mı gerek kesinlikle hayır. Bir başka sorun ise ülkemizdeki genel kültür ve okuma oranının çok düşük olması yani bir nevi avrupa toplumlarına göre geride kalmamız, Avrupa da bu tür şeyler çok nadir oluyordur çünkü bir toplumun okuma oranı ne kadar yüksek olursa o toplum o kadar çok gelişmiş demektir benim için. Allah sonumuzu hayır etsin dilerim ki bundan sonra bu tür şeyler yaşamayız duyarlılığınız için tekrar teşekkür ederim.

Yazı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?


Önemli: Ticari (SEO) amaçlı yorum backlinkler cüzi bir ücret karşılığında onaylanmaktadır. Ayrıntılı bilgi için buraya tıklayın.