Gel Pamuk Şeker Satalım Baba

Bizim bir bakkal dükkanımız vardı. Sevmiyordum o dükkanı. Beş kişilik ailemizin bir araya gelebildiği tek yerdi çünkü. Ne bir gün beraber kahvaltı yapabildik evimizde, ne oturup televizyon seyrettik bir akşam olsun. Annem evde yemek yapar, yemekleri plastik kaplara koyup bakkala götürürdü. Çoğu zaman babamın o bakkalın içine yaptığı derme çatma kulübede yerdik yemeğimizi. Müşteri gelince bazen ben bakardım müşteriye. Dükkanımız kiralıktı. Evimiz de kiralıktı. Ama o evle bakkal arasında gidip gelirken farkında olamadığımız mutluluğumuz tamamen bize aitti.

Müşteriye saygıda kusur etmezdik. Yok kelimesini kullanmazdık. En fazla “kalmadı” olurdu cevabımız. En çok bira satardık. Bir ara bereketi olmuyor, satmayalım demişti de babam, günlerce yaktığımız ampulün elektriğini karşılayamamıştık. Sonra yine satmaya başladık tabii. Oysa belki de hayırlısı deyip, kapatıp gitmeliydik. Kapatamadık.

Biraz daha kazanıp günü gelen borçların daha çabuk kapanması için gece geç saatlere kadar açık olurdu bakkal. Bazen bakkalın hemen yanındaki fırında pide yaptırırdı babam. Gecenin bir yarısı evi arayıp anneme çocukları da alıp gel pide yaptırıyorum derdi. Annem mutlu olurdu. Ben mutlu olmazdım. Dedim ya, sevmiyordum ben o bakkalı. Sabah bakkalı ya annem ya ben açardım. Bazen hiç kapanmazdı dükkan. Sokaklarda hiçkimse yokken, sabahın ilk ışıklarında nöbeti devralmaya giderdim de babamı o dükkanın önünde uyuklarken bulurdum. Git yat baba derdim. Gider yatardı dükkanın içindeki derme çatma kulübedeki eski çekyata.

babam1

Deri bir yeleği vardı babamın. Kim bilir nerden almıştı. Hep onu giyerdi. Esnaf olmaya, esnaf gibi olmaya çalışırdı hep. Dükkanın önünü ıslardı hortumla. Neden yaptığına anlam veremezdim, içimden homurdanırdım ne kadar da anlamsız bir hareket diye. Yolu sulayınca ne olacaktı? Babamın bir bildiği vardı demek ki.

Sonra pamuk şeker makinemiz vardı. Krem rengi eski arabamızın arkasına bağlar, çevre köylerdeki düğünlere gidip babamla pamuk şeker satardık. Ben onu da sevmezdim. Gittiğimiz düğünlerde herkes en güzel kıyafetlerini giyip eğlenirken ben belime bağladığım önlükle pamuk şeker arabasının arkasına saklanıp okuldan arkadaşlarım beni görmesin diye uğraşırdım. Nerden bileyim çalışmanın, namusunla ekmeğini kazanmanın gurur duyulacak bir şey olduğunu? Ben pamuk şeker satmanın utanılacak bir şey olduğunu sanıyordum. Babam pamuk şekerleri yapıyordu, ben poşetliyordum.

babam2

Gençliğinde harcadığı emeğin kat be kat fazlasını 35’inden sonra harcadı babam. Yıllarca minibüs şoförlüğü yaptı. Sonra eline geçen üç beş kuruşla Anadol marka külüstür bir kamyonet aldı. Köylerde seyyar meyve-sebzecilik yaptık beraber. Pazarlara gidiyor, tezgah, çadır kuruyorduk. Yağmurda çamurda iki kilo domates fazla satabilmek için soğuktan titriyorduk. O yüzden nerde bir seyyar pazarcı görsem saygı duyarım, kelimelerimi seçerek, yumuşak bir şekilde kullanırım onlara karşı. Her neyse. Köyde İsmail abi vardı bir bakkal işletiyordu. Biz o bakkalın yanına tezgah kurardık hep. Bir gün İsmail abi dükkanı devretmek istediğini söyledi. Seyyar olmaktan, yağmur – çamurdan sıkılmış olacak ki babam heveslendi o dükkanı devralmaya. Anadol kamyoneti satıp, üstüne üç – beş kuruş daha koyup atıldı bu maceraya. İşte o zaman başladı bizim bakkal dükkanı hikayemiz.

babam3

Aradan 8-9 sene geçtikten sonra, sonunda pes edip sıfırın altında başladığı, heves ettiği bakkallığı çok daha aşağıda bırakmıştı. Belki de o iş babamı bırakmıştı artık. Yeniden, en iyi bildiği işi yapmaya başladı babam. Bir arkadaşının minibüsünü kiralayıp, minibüsçülük yaparken gırtlağa kadar borçlu ama umutluydu. Benim okulumu bitirmeme az kalmıştı ve okulu bitirir bitirmez işe başlayıp ona destek olacaktım. O zamanlar büyümüştüm, okuldan izine geldiğimde, o minibüste göğsümü gere gere muavinlik yapıyordum. Utanmıyordum ekmek kazanmaktan ve bundan sonra utanmayacaktım da.

En son 2010’un şubatında görüştük babamla yüz yüze. Ben bin kilometre ötedeki okulumda hafta sonları çarşıya çıktığımda ptt’den gönderdiği 50 lirayı, 70 liraya çıkardı. Gerek olmadığını da söylesem gönderdi o parayı bana. Sonradan öğrendim, cebinde beş lirası yokken bana 20 lira fazla gönderdiğini. Annem söyledi.

Sonra bir gün babam gitti. Hiç haber vermeden, ses etmeden gitti. Gecenin bir yarısı uyandırdılar beni ve beş buçuk sene sonra, bugün düşündüğümde bile boğazıma koca bir yumruk indiren o sabahı yaşadım. Ölümün yaşı 45 oldu benim için ve o zaman anladım beraber olduğun yerin değil, beraber olduğun insanın değerli olduğunu. O zaman anladım onu ne kadar sevdiğimi. O zaman anladım babaya sarılmanın ve yanaklarından öpmenin ayıp olmadığını. Yanaklarının ve alnının soğukluğunu dudaklarımda hissettiğimde öğrendim.

Şimdi param var, bir ailem ve bir oğlum var. Pamuk şeker satmıyorum ve bir bakkalım da yok. Ailenin ne demek olduğunu, ne kadar önemli olduğunu en iyi ben biliyorum. Oğlum için ne kadar değerli olduğumu da biliyorum. Sırf bu yüzden arabayla hızlı giderken oğlum aklıma geliyor ve ayağımı gazdan çekiyorum. Çünkü en büyük yoksulluk bir insanı kaybettiğin anda başlıyor.

Zor günler geçirdim. Kardeşlerime baba olmaya çalıştım. Ama hiçbir zaman çözümü içkide, sigarada, isyanda ya da umutsuzlukta aramadım. Babam için yapabileceğim tek şey kalmıştı, sadece onu yaptım. Onun için her gece dua ettim. Sen çok iyi bir baba oldun koca adam. Bu dünyada senin için, yaşadığı son gün bile dua edecek biri var. Umarım bir yerlerden beni görüp bu yazdıklarımı da okuyorsundur. Eğer öyleyse seninle bir gün bir yerlerde yeniden buluşup, sımsıkı sarılmayı dilediğimi bil. Geceleri yalnız kalıp, seni düşünüp ağlamayı seviyorum. Bu gece de o güzel gecelerden biri. Allah, seni cennetine kabul etsin.

Ve ömür boyu bakkalın içindeki o kulübede yaşamayı ya da düğünlerde pamuk şeker satmayı kabul ettiğimi söylesem geri gelir misin? Gelmezsin. Ama ben yine de kabul ediyorum. Seni çok seviyorum.

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaş:
Yazan
Sezer İltekin
Yazıya bir yorum yap

21 Yorum
  • Bazıları anlattıklarından gecelerin lanet zamanlar olduğunu çkkarabilir, ben o anlamı çıkarmadım. Sadece anıları kalmış insanları ya da sadece anıları tekrar yaşayabildiğimiz tek zamanlar geceler oldu artık. Benim de aklıma gelen kişiler, kişilikler oluyor ağlarken gülmeyi gecelerden öğrendim ben. İnsan bir garip hissediyor; hem yokluğuna üzülüyor, hem de bu kişilere bir dönem sahip olduğunu hatırlayıp gülüyor. Allah gani gani rahmet eylesin abi; iyi geceler.

  • Yazmak her insanın harcı değil, yazarken yaşatmalısın ki anlatabilesin, bu yazıyı okuduğumda yaşadım o anları, seninle beraber açtım dükkanı mesela, o krem rengi pamukşeker arabasının arkasına saklandım bende… o kıymetini bilemediğimiz anların anıların değerini hep yitirince anladık. Baba olmadan anlamayazdık BABA olmayı. Ve anlayamazdık yitirmeden bizden gidenlerin değerini. Gündüzler bir şekilde geçiyor da geceler… Geceler en dipteki acıyı hüznü kederi anıları yaşanmışlıkları açığa çıkarıyor. Hastalıklar da öyledir gündüz daha iyi hissederken gece azar sabah olsun diye yalvartır adeta. Çocukken veya gençken çalışmanın kötü olduğunu zannederdik hele hele esnaflık dünyanın en kötü işi bilirdik, bilmezdik çöpten geçinen karnını doyuranları, bilmezdik hiç işi olmayanları. Bunu bize aşılayamamış çevremiz, oysa ki esnaflık, ticaret, çalışmak dünyanın en iyi şeyleriymiş. Bir apple bile esnaf, sana telefonunu satıyor ticaret yapıyor, sokakta su satan da aynı esnaf, sana yaşamını idame ettirecek en önemli besin kaynağını satıyor geçimini öyle sağlıyor. Bunları zamanında anlasaydık belki o günlerimizi utanmadan sıkılmadan anın değerini bilerek yaşayacaktık. Ama hayat devam ediyor zamanın ve ölümün önüne geçemiyoruz. Bu dünyada sayılı günler geçireceğiz. İşte o sayılı günlerimizi daha güzel daha iyi geçirmek dileğiyle. Selçuk amcamın mekanı cennet olsun. Senin gibi bir evladı olduğu için Allah ondan da senden de razı olsun.

  • Boğazıma yumru oturdu, inan ne diyeceğimi bilemiyorum şuanda abi. Allah rahmet eylesin mekanı cennet bahçeleri olsun, böyle güzel bir kişi yetiştirdiği içinde kendi adıma teşekkür ederim….

  • Ne desem anlatamam ki duygu durumumu Sezer’im. Uzun zamandır biliyorum babanın özlemini çektiğini ama biliyorsun elden bir şey gelmiyor. O kadar gittim ki geçmişe ben de, Emrah’ın dediği gibi ben de o dükkana sabahın köründe gelip “Baba, sen git yat” dedim adeta. Hep yaz sen olur mu kardo, bu kadar iyi ifade eden güzel adamlara rastlamak çok zor ve ben seni uzun zamandır tanıdığım için çok şanslı hissediyorum.

  • Bloğunu iki sene önce sıkça okuyordum yoğunluktan iki yıl ayrı kaldım. Bir arkadaş hastanede yatıyor bende yolculuk yapıyorum tavsiye ettim oku bu bloğu keyiflidir diye hatta beraber okuyalım dedim sonra girdim pamuk şeker hikâyesi gözlerim doldu kalemine sağlık güzel insan.

  • Sezer Bey…

    Keşke yazının başına bir uyarı koysanız; “Sabahın köründe, çay keyfi yapılırken okunmaz!” diye… Zira fena oluyor insan… Ama ne güzel yaşanmışlıklar, ne kıymetli bir babanız varmış. Çok şanslısınız!

  • Hayattan beklentilerimiz değil her zaman bizleri düşündüren veya o duygunun adı her neyse hayatın bize getirdikleri oluyor kardeşim. Baban senin gibi bir kardeşi bizlere armağan ettiği için ona ne kadar minnet duysak az… Yüce Allah gani gani rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun inşallah…

  • Sezer Bey günlüğünüzü okudum. Çok etkilendim. Ben Ankara’da edebiyat öğretmeniyim. Lise 1 edebiyat ders kitabı yazıyorum. izniniz olursa bu günlüğünüzü orda kullanmak isterim.

  • Ah! be kardeşim. 42 sene önceydi. Babamı 43 yaşında kaybettiğimizde ben 17 yaşımda idim. Hala ağlarım bazı geceler. Hala ona sarılmak istiyorum. Allah seni evladına bağışlasın. Mekanı cennet olsun. Sevgilerimle…

    • Çok teşekkür ederim Işıl Hanım. Blogunuzu gezdim ve çok başarılı buldum. Sizin gibi torun sahibi bir hanımefendi için gerçekten çok başarılı. Yazmaya devam…